Bağlanmalarımız, Bağlılıklarımız ya da Bağ Kuramamalarımız
Bağlanmalarımız, Bağlılıklarımız ya da Baq Kuramamalarımız
Memeli hayvan olarak insanın yaşamda kalma amacı dışında harika başka bir özelliği, ve aslında aynı zamanda çok temel bir ihtiyacı var: sosyal etkileşim içinde olmak!
Beni uzaktan ya da yakından tanıyanlar duygu ve davranışların arkasında yatan beyin ve sinir sistemiyle ilişkili fizyolojik süreçlerin etkilerine olan ilgimi bilirler.
Biyolojik yapımız ve onun işleyişi hakkında bilgi sahibi olmak, taşan ve coşan ve/veya donup kalan hallerimizi dengeleme konusunda ilk adım olmalı.
Hisler kendi başlarına uzak ve kopuk bir alanda meydana gelmiyor; zihinsel aktivite ve bedensel hisler arasında karşılıklı bir ilişki mevcut.
Maalesef insanın tanımını düşüncelere indirgeyen Descartes yaklaşımına dayalı olan modern kültür, iyi bir insan olmak ve aklımızdan en yüksek potansiyelinde yararlanmak için bedensel hisleri bastırmayı, kontrol etmeyi ya da reddetmeyi salık veriyor bize.
Toplum böyle diyorsa doğamız gereği içinde yaşadığımız topluma adaptasyon yöneliminde ve dolayısıyla ait olma arzusunda olan bizler de buna boyun eğiyoruz.
‘Ben’i yaratım süreci; ‘ben’ tanımına düşüncelerimizin yanında ve ötesinde bedenin deneyimini de katmayı ve ihtiyaçlarımıza karşı hassas ve sevecen bir tavır içinde olmayı ve Descartesçı toplumsal koşullanmadan sıyrılmayı gerektiriyor.
Huzursuz benliklerin en çok ihtiyacı olan şey yeniden güvende hissedebilmek.
Güvende olma hissini bilişsel tanım ve terimlerle yaratmaya çalışmak ise hiçbir işe yaramıyor çünkü, güvende olmak aslında içinde bulunduğumuz ortama bedenin verdiği bir tepki.
Ve işin daha da ilginç yanı bu tepki sarmalı bilinçli farkındalık alanının dışında gerçekleşen otomatik bir süreç.
Güvende olma hissi; zihinsel bir karar sürecine bağlı değilse ve bedenlerimizin tepki mekanizmalarına bağlı olarak oluşuyorsa kendimize şu soruyu sormak yerinde olacaktır:
Bedenimin ortamda tehlike varmışçasına tepki vermek yerine güven hissi içinde olmasını sağlamak için ne yapabilirim?
Tek başına ayaklarınızın üzerinde hatta hiç kimseye ihtiyaç duymadan durmanın güçlülük olduğu inancı ile şartlandırılmış olan zihninize ve egonuza rağmen; bedenleriniz güvende hissedebilmek için diğer bedenlerin yanında, yakınında olmaya, kabul edilmeye, ait olmaya, dahil edilmeye ve korunmaya ihtiyaç duyuyor.
Okul sıralarında dikkatini derse veremeyen, huzursuz çocuklar, ile; odaklanabilen, derse katılabilen azınlıktaki ‘ideal’ çocukları, yeniden düşünmenizi istiyorum şimdi.
Davranış ve öğrenme becerisi arasındaki bu türden farklılıklara, bedenin içinde bulunduğu ortamda, güvende hissettiğinde başka; güvende hissetmediğinde bambaşka bir tepki verdiği temeli üzerinden yaklaştığınızda yepyeni bir bakış açısı kazanıyorsunuz.
Biyolojik süreçleri yani bedeni dışlayan ve, insanın varoluşunu zihne indirgeyen genellemeci yaklaşım sınıfta dersi dinleyen, odaklanabilen ve huzurlu olabilen öğrenciler varsa diğerleri de bunu yapabilir der ve çocuklardan davranışlarını değiştirmelerini bekler ve doğrudan talep eder. Bunu nasıl yapacağını bilemeyen çocuktan cevap alınamadığında cezalar, dışlamalar, teşhisler ve ilaçlar hayata girmeye başlar.
Bu şekilde çözümden uzaklaşmak bir yana güvende hissetmemekle başlayan sorun, bu hissi doğrulayıcı ve güçlendirici nitelikte tepki ve müdahalelerle daha da beslenir ve karmaşıklaştırılır.
Sizin için önemli ya da yakın olduğunuz insanlar tarafından onaylanmış ve kabul edilmiş hissettiğinizde, ya da tersi, reddedilmiş hissettiğinizde; yani, bağ kurduğunuzda ve ait olduğunuz hissini deneyimlediğinizde ya da belki tersine kendinizi dışlanmış ve kopuk hissettiğinizde beyninizde olup bitenleri görmek gerçekten etkileyici!
Kabul edilmek, reddedilmek; ait olmak, dışlanmak gibi ifadeleri okuduğunuzda bile şu anda beyniniz tepki veriyor olabilir.
Ve buna bedendeki hislere mesela, kalp atışlarınıza, nefes akışınıza, göğsünüz ya da boğazınızdaki hislere şöyle hızlıca bir göz atarsanız kolay bir şekilde tanık olacaksınız.
Sevgiye çok vurgu yapılıyor, dünyamızı sevgi kurtaracak diye çok söylevler veriliyor. Ben sevmenin ve sevilmenin önemini hiç bir zaman yadsımasam da başka bir tanım yapmayı yeğliyorum. Çünkü bazen sevsek de sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanıyoruz.
Birbirimizle kurduğumuz sağlıklı bağların, insanın diğer insanla ve parçası olduğu ekolojik sistemle, doğayla ilişkilenebilmesinin barış ve huzuru yaratacağına inanıyorum. Ve kendi ellerimizle yarattığımız büyük ve karmaşık sosyal yapılar içinde verdiğimiz var olma mücadelesiyle bu, sandığımız kadar kolay olmuyor ne yazık ki.
Bir insanın bir diğer insanla, partneriyle, ailesiyle ve sosyal gruplar içinde ilişkilenmesi doğası gereği sahip olduğu bir beceri olsa da nöro-bilim bu insani beceriyi en kompleks süreçlerden biri olarak değerlendiriyor. Ve bu kompleks süreçler doğum öncesi ana karnında ve doğum sonrası erken çocukluk döneminde içinde olduğumuz ilişkilerin niteliğine göre şekilleniyor. Bu dönemde kurulan ve zihinsel olarak hatırlamadığımız ama anısı bedensel hafızada mevcut bağlar yetişkin hayatımızdaki ilişkilerimizde bağ kurma şeklimizi belirliyor.
Eğer erken dönem çocukluk yıllarımızda içinde olduğumuz ilişkilerde bağ kurmanın yerini yaşamda kalmak adına mevcut koşullara adapte olabilmek aldıysa, bu biyolojik koşullanma şu anda da diğerleriyle kurduğumuz ilişkilerimizin niteliğini belirlemeye devam ediyordur büyük ihtimalle.
Bağ kurmak yerine saplantılı bir şekilde bağlanıyor, bağlılık geliştiriyor ya da ilişki kurmak için can atıp kısa bir süre içinde panikleyip yakınlaşmaya başladığımız kişiden ya kaçıyor veyahut ona suçlamalarla saldırıyor olabiliriz. Uğruna delirdiğimiz ama bir türlü kuramadığımız bağın boşluğunu işe güce, alkole, içi boş cinsel ilişkilere sararak doldurmaya çalışıyor olabiliriz. Ya da bunların hepsini deneyip yılmış ve her şeyden elimizi eteğimizi çekmiş olabiliriz.
Bir an önce anlamalıyız ki; biz insanlar sosyal etkileşim içinde büyüyen ve gelişen memeli hayvanlarız. Doğduğumuz andan öldüğümüz ana kadar bedenlerimizin diğer bedenlerle birlikte olmaya ihtiyacı var. Beyinlerimiz diğer beyinlerle etkileşim içinde gelişiyor ve değişiyor.
Bu gelişim doğamız gereği diğer insanlarla etkileşimlerimizde yaşadığımız deneyimler ile gerçekleşiyor. Beyni yapısal olarak olgunlaştıran şey ilişkilerimizde sahip olduğumuz bu karşılıklı etkileşim.
Doğduğumuzda beynimiz ve sinir sistemimiz yapısal ve fonksiyonel olarak gelişimini tamamlamış olmadığından ilk yıllarda ilişkilerin niteliği çok önemli.
Mesela limbik yani duygusal beynimizdeki nöronlar tam olarak bağlantılı değil ama genetik olarak sinaptik bağlantı kurmaya hazır haldeler. Bu sinaptik bağlantılar da en yakınımızdaki kişilerle aramızdaki etkileşime bağlı olarak yaşadığımız deneyimlerle kuruluyor. Bakımımızla ilgilenen kişilerin karşılıklı etkileşimde bulunabilen, duygusal olarak mevcut yetişkinler olması beynimizin bu bölgelerinin gelişimini destekliyor. Buna yakın ilişki içinde salgılanan bağ kurma ve zevk hormonlarını da ekleyin.
Enerjinin ve bilginin bedende nasıl dolaştığı yani iletişim kanalları bu erken dönemde oluşmaya başlıyor. Bunu, kendimiz, diğerleri ve dünya hakkındaki algımızın oluşması olarak da tanımlayabiliriz.
Beynimiz tüm hayatımız boyunca, ilişkiler içinde, aktif bir şekilde oluşumunu, gelişimini sürdürüyor ve değişebiliyor -nöroplastisite.
O halde çocukluğunuzda hangi bağlanma modellerini geliştirmiş olursanız olun, yeniden sağlıklı bağlar kurmak için kimselere günah çıkarttırmak zorunda kalmadan ya da bilinçaltı temizliği için o grup senin bu çalışma benim koşuşturmadan hemen şimdi olduğunuz yerde size iyi gelen bir şey bulup bunun keyfini çıkarmanıza izin vererek işe başlayabilirsiniz.
Neden mi? Beyninizde olumlu deneyimlerle tetiklenen, keyifli hislerle şekillenen yeni yolaklar yaratmak için. Yani kendiniz ve dünya hakkındaki olumsuz algınızı olumlu yönde dönüştürmek için.
Anda iyi hissettirenin ne olduğunu görebilme farkındalığı geliştirerek ve kendinize bu keyif anlarını yaşama izni vererek akıllı beynimiz olarak bildiğimiz pre-frontal korteksi, beyninizin diğer bölümlerinin gelişimine destek olması için kullanın.
Kaçınarak, kaçarak; iterek, teperek ya da silerek, değil ama, izin vererek ve yaşamın sunduğu tatların tümüne bakarak yaşamayı öğrenmek isteyenler beri gelsin.
Kendinizi hayatın bilinmezliğine bırakabilmeniz için, akıntının içinde sürüklenmeyecek kadar güçlü olduğunuzu hissetmeniz gerek. Bu gücü kazanmanın ilk adımı da size kendinizi iyi hissettiren deneyimleri dantel örer gibi örmek, gündüzünüze ve gecenize.
Hayattan keyif almayı öğrenmek bize zorluklarla ve sürprizlerle baş edebilme yeteneği ve gücü veriyor.
Yaratıcı gücünüz özünüzde saklı. Özünüzle öfke, nefret ve kavga halindeyken bağ kuramazsınız. Özünüz sevgi ve kendi özüyle bağı olmayan bir insanın bir başkasını sevebilmesi de ancak çabayla, beklentiyle, şartla koşulla olur.
Mış gibi yaparak yaşamayı bırakalım diyorum, dostlar! Gerçek olan çok daha keyifli!
...
...






