Bağ Kurmak
Bağ Kurmak
Bağ Kurmak İstiyorum. Sana ya da hayata öfkeyle çıkışırken aslında görülmek, duyulmak ve kabul edilip sarmalanmak istiyorum.
Bağ Kurmak istiyorum. Senden ve hayattan kaçarken, kendi kabuğuma gizlenip, etrafıma aşılmaz duvarlar örerken aslında ihtiyacım olan şey sevgi görmek ve kucaklanmak.
Bağ Kurmak istiyorum. Başarılı olmak için deliler gibi çalıştığım, ailemi ve dostlarımı ihmal ederek geçirdiğim tüm zamanlarda aslında sizden ne kadar değerli olduğumu duymak için çabalıyorum.
Ana rahmine düştüğümüz andan itibaren yaşamımız bir diğer canlı organizmayla bağ kurmamıza bağlı. Ana rahmine düşmüş cenin ancak annesi olan diğer organizmayla bağ kurabilirse gelişip hayata doğabilir. Doğumuyla birlikte kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek kapasite ve beceriyi kazanana kadar bir diğer kişiyle bağ kurmaya muhtaçtır.
Peki ya sonra…?
Kendi ayakları üzerinde durabilen bir yetişkin olduğunda hayatında diğerlerinin varlığı artık sadece bir konfor meselesi mi olmuştur?
Memeli hayvan olan insanın, yaşamında diğerlerinin varlığına olan ihtiyacı son nefesine kadar devam eder.
Fiziksel ve ruhsal sağlığımız için güvende olduğumuz bilgisi çok önemlidir. Beyin ve sinir sistemi an be an bu temel bilgiye dayanarak bedendeki ana mekanizmaları ve alt mekanizmaları koordine edeceklerdir.
‘Güvende değilim’ bilgisiyle çalışan beyin ve sinir sistemi içinde bulunduğu ortamda tehlike varmışçasına elindeki yöntem ve kaynakları kullanacak yani, tepki veriyor olacaktır. Ortada tehlike ya da tehdit yokken neye tepki verecek sizce? Hadi şöyle hızlıca bir liste yapalım:
Eşine, çocuğuna, sevgilisine, sokaktaki hiç tanımadığı insana, annesine, ve tabii ki kendisine…
Pek çoğunun yanıldığı üzere güvende hissetmek bilişsel bir iş değildir ne yazık ki.
Yani, kendinize: “Güvendesin işte, bir tehlike ya da problem filan yok, hadi rahat ol” demeniz hiçbir işe yaramaz.
İnsan için bağ kurduğu ilişkilerin varlığıdır güvende olma hissini yaratan şey.
Ve ilişkilerinizde bağ kurmanın, akıllıca laflar etmekle, süper entellektüel sohbetler yapmakla kısacası konuşarak iletişim kurmakla da pek bir ilgisi yoktur.
Yaşamın en temel ilkesidir ‘bağ kurmak’; ve sadece biz insanlar için değil, tüm yaşayan organizmalar için geçerli bir ilkedir bu.
Ve doğduğumuz andan itibaren sahip olduğumuz bir beceridir aslında ama nasıl kullanacağımızı öğrenmemiz gerekir ve deneyimledikçe gelişir.
Biz kendimizi ne kadar ayrık tutarsak şu ya da bu sebeple, bir o kadar bodozluyoruz bu hayatta.
‘Muhtaç olmak’, bağımsız ve güçlü birey olmayı öven, rasyonel aklı herşeyden üstün tutan modern kültürde utanç verici bir durum olarak tanımlanır. Oysa ki yaşamda, her birim diğeriyle ilişki içinde kendi varlığını sürdürebiliyor ve varlığının anlamı da yine diğer birimlerle ilişkisi içinde ortaya çıkıyor: interdependent, yani özgür ama diğeriyle bağ içinde bir var olma hali.
Bağ kurma ve bağlanma deneyimlerimizi doğduğumuz ilk günden itibaren edinmeye başlarız ve aslında özellikle de ilk iki yıl içinde bize bakan kişilerle aramızdaki ilişkinin niteliği yetişkin olduğumuzda hem diğerleriyle hem de bizi çevreleyen dünyayla ne kadar sağlıklı, dengeli, uyumlu ilişkiler kurabileceğimizi belirler. Bu ilişkinin niteliğini belirleyen en önemli unsur yetişkinin bağ kurma becerisidir.
Doğumdan sonra bebek ve anne arasında kurulan duygusal ilişki, beynin gelişimini doğrudan etkilediği için çok mühimdir.
Beyin sözel olmayan iletişim yolları aracılığıyla edindiği sosyal ve duygusal bilgileri işlemeyi öğrenirken gelişir. Doğumdan sonraki ilk yıl bu gelişimin en hızlı olduğu zaman dilimidir.
Ve bu sözel olmayan iletişim tüm hayatımız boyunca biz fark etsek de etmesek de devam eder. Eğer farkında değilsek en yakın zamanda fark etmeye başlamakta fayda var. Sözel olmayan iletişim dili de ne yahu? diyenlerinizi duyar gibiyim… İki bedenin karşılıklı dansıdır bu dil. Ve bağ kurmanın olmazsa olmaz şartıdır. İletişimimizde ve ilişkilerimizde bedenin deneyimini ne kadar hissedersek bağ kurmak da o kadar mümkün olacaktır. Bağ kurmanın hediyeleri ise kendiliğinden, olduğun halin içinde güvende ve ait olduğun hissi ile birlikte koşulsuz ve çabasız sevgi akışının varlığını hissedebilmektir.
Peki neden bebek ve anne arasındaki duygusal ilişki hayatımız boyunca ilişkilerimizde belirleyici rol oynuyor? Bebeğin doğduktan sonraki ilk yıl boyunca duygusal ihtiyaçları sonraki yıllara oranla çok daha güçlüdür. Ve bu ihtiyaçların karşılanma derecesine bağlı olarak kendisi ve dünya hakkında bir algı geliştirmeye başlar.
- Güvende ve korunuyor olduğunu hissetmek ister.
- Duygusal spektrumunu genişletirken hisleriyle baş edebilmeyi öğrenmek için yüzde yüzde yardıma ihtiyacı vardır.
- Ve var olduğunu anlamak için görüldüğünü, duyulduğunu ve anlaşıldığını hissetmesi gerekir.
Bu ihtiyaçları karşılanan bebek annesiyle güvenli bağ kurmaya başlayacaktır. Ve bu güvenli bağ sayesinde diğerleriyle ilişkilerinde kendisini ve dış dünyayı merak ve keyifle keşfetmesi mümkün olacaktır. Çünkü beyninin duygusaldeneyimlere, ilişkilere ve beklentilere ilişkin süreçleri işlediği duygusal lobunun (limbik beyin) geliştiği bu dönemde, bu gelişim, bağ kurabilen yetişkinin bebeğiyle kurduğu dengeli duygusal ilişki sayesinde ihtiyaçlarının karşılandığı, sevilip ilgi gördüğü yani kabul ve değer gördüğü ve dış dünyanın güvenli bir yer olduğu deneyimiyle şekillenmiştir.
Bir annenin bu ihtiyaçları karşılayabilmesi için bebeğiyle zihinsel olarak -yani sol beyniyle değil, duygusal -yani sağ beyniyle, ilişki kurması kritik noktadır. Yani eğer anne sürekli olarak yapılması gerekenlere takılmış, kontrol manyağı olma rolünde hızla ilerlerken, endişe ve kaygı cümbüşü bir psikolojide bebeğinin bu ihtiyaçlarını karşılaması mümkün değildir. Sadece yapılması gerekenleri gereğince yerine getirerek bebeğiyle mantıklı bir ilişki içinde olacaktır. Oysa ki bebek annesiyle nörolojik olarak tabiri caizse, sağ beyinden-sağ beyne, iletişim kurmak ister.
Yani annenin doğru-yanlış, eksik - fazla, yeterli - yetersiz hesaplarından çıkıp, kendini ve bebeğini hissetmesi çok önemlidir.
Beyin üzerine çalışan bilim insanları:”beynin gelişmek için sahip olduğu genetik mirastan daha fazlasına ihtiyacı var, beynin gelişimi sosyal ilişki içinde gerçekleşiyor”, diyorlar, ve buna da epi-genetik adını veriyorlar.
Mevcut modern yaşam koşullarında yeni doğum yapmış bir kadından, hem de dokuz aylık hamilelik sonrası hormon sistemi alt üst olmuşken, duygusal olarak bebeğine dengeli ve hassas cevap verebilecek şekilde mevcut olabilmesini beklemek ne kadar gerçekçi emin değilim.
Bu nedenle özellikle ilk bir yıl içinde mümkünse terapi içerikli yardım alınmasının çok önemli ve değerli katkı sağlayacağına inanıyorum. Bu mümkün değilse sevgi ve dayanışma içerikli yardım çağrısında bulunun. Böyle bir çağrıda bulunmak sizin yetersiz, eksik ve beceriksiz olduğunuz anlamına gelmez.
Ve ne yaparsanız yapın asla mükemmel olmaya çalışmayın. Unutmayın! Sağ beyinden-sağ beyne iletişim kurmaktan bahsediyoruz; bu yazıyı okuyup da neyi yapmadığınıza/yapamadığınıza hayıflanmaya başlarsanız anlayın ki sol beyin hala dominant.
Böyle zamanlarda işte size üç ayaklı nöroplastisite temelli bir değişim formülü:
1- Olduğun Gibi Olmana İzin Ver: Yani önce kendi hislerinle bağ kur ve değiştirmeye, düzeltmeye çalışma. Tanış, fark et.
2- Olana Yapışma: Kendinle ve hayatınla ilgili düşünce, duygu ve inançlarına sıkı sıkıya tutunmaktan vazgeç.
3- Yeninin Girmesine izin ver: Yeni deneyimler edinmek için kapılarını; algının kapılarını ve kalbinin kapılarını açık tut.
Sevgiyle kalın.
...
...






